15 Eylül 2019 Pazar

Dile Gelen Deniz



Kaybolunası bir denizin kıyısında yosun tutmuş kayalıkların aşkına oturuyordu. Aklını karıştırmıştı, göğe bağlanmış yıldızların münasebetsiz soruları. Ürpertici soğukluk anlına değmiş, sanki aklını buz etmişti. Bir şeyler anlatmak istiyordu, gözünü yakan tuz ve bir avuç kum. Dile gelmek ister gibi izliyordu bugün gök ile yer onu çünkü; dile gelse izleyemeyecekti ilahi gücü.. Yuvasından fırlayacak gözleri bir şeyler arardı, görmesine sebep olan dünyayı kaderi sayardı. Ağlak bir galibiyet ile omzuna dökülmüş saçları hiç sorulmamış suallerin cevabıydı.  Sorulmamış soruların muhattabı dile geldi  döktü  dilindeki yaldızlarını bin bir farklı kuma ve konuşmaya başladı.


O; Yağmur çarşaftan bozma denize çiselese, deniz korkardı çünkü; kendinden olanın, kendine hücumu epey ağır bir sınavdı. O kendinden korkmaz iken, gördüğüne tapınırdı, duyduğunu konuşur ve söylediğini yaşardı. Bilmezler ki, soyut kavramların evi gök değil ruhtur, ruhların kalbi ise insanın doğurduğur. Bilmezler ki; gördüğün aslında orada yoktur, işittiğin yanlız bir boyuttur, hissettiğin her an  ise sana evrenin bir oyunudur.  Bilmezler ki, göklerde aramak ne büyük ayıptır o'na, anlaman için dile mi gelmesi gerek içindekinin sana? Siyah bulutlardan ve ateşin kızgınlığından korkma! Bulut kızsa yağmur olur, ateş yaksa ette kalır.  Korku şaşırtıcı bir duygudur, seni yanlız insanlara kışkırtır, görmen gereken aynadaki iken, öfkeni ıslak çimlere kusturur. Boyunu aşan cümleler kurmaktan ve bir damlada gizli olan yaradılışını sorgulamaktan korkma! Boyunu aşmak haddini bildirir, yaradılışını araştırmak kalbini dindirir.

Dibi görünmeyen deniz, sakinliğini terk edip, dalgalarca kıyıya konuşuyor, konuştukça kayalarla beraber temizleniyor, temizlendikçe köpürüp büyüyordu. Gökteki yıldızların bal rengi saçlarına vuran parıltısı titriyor, gölgede kalan kulakları su sesini dinliyordu. Yaşanılan her şey olağan ve normal iken tekrar girişti diliyle açtığı savaşa.


O:   Koca okyanuslar köpürüp hücum etse dağa, taşa yine de ulaşamaz her insan yalın ve sakin duruluğa. Bilmezler ki, kavramlar beğeni ve algıya göre doğmuştur, bugün bunu seven akıl, yarın bir diğerini kovmuştur. Maymun iştahlıların koyduğu sıfatlar yanlız onun gibilere yakışır. Özünü bilen insan, kalıplara girmeden, herkesin dil döktüğüne tamah etmeden yaşamıştır. Bilmezler ki, bir çita koşulabilecek tüm toprakları eskittiğinde, avını bulacağı köşeyi iyi seçebilir. İnsan gözünde çözülse tüm sırları doğanın, avcıya yalnız zulüm demektir. Bilmezler ki, anlatmak istediğim;  bilmemenin verdiği gamsız huzur değil, bilmenin yaratacağı dirençsiz acıdır. Ne olursa olsun, bilge bir dil doğuramaz güneşi, ayıramaz gök ile denizi. İyi bir ressam gözün gördüğü gibi resmetse ufuk çizgisini, kağıttan yansıtamaz sıcağın derinini. Sivri bir zeka, soğuğun ve sıcağın bileşenlerini ayırsa da, üşütüp, kavuramaz kimsenin benliğini..


Yıldızlar yavaşca göğü terketmiş, deniz dinginliğine erişmişti. Omuzlarına düşmüş saçları sanki parıltıyı emmiş, bal rengi bukleleri yaldıza dönüşmüştü. Gün en ağır ve büyülü hali ile ufuk çizgisinden doğmaya başlamış, ürkünç serinlik tatlı bir sıcaklığa yerini bırakmıştı.  Deniz hiç olmadığı kadar saydam ve ağır başlıydı, kıyıya vurdukça kum onu geri vermemeksizin emiyordu çünkü; beslendiği su, kalbinde bir nehir yaratmıştı.



Share:

10 Eylül 2019 Salı

O'na




O'nun yolu uzun ve nehirleri kurak, özünü besleyen yuvası gözlerden ırak
Ağır adımlarla koşar zihni sonu görülmemiş patikaya
Heybesinden düşenler, gideceği yerin adresiydi zannımca
Göz değmemiş taşlar ilhamı iken, başına yağanda saklıymış hattı zatında
Boynundan, kafasına.. Omuzları ters düşmüş gerçekliğin algısına,
O bir günahkar değil, yalnız aklı yetmez düzenin çarklısına
Oku desen anlamaz, göğe çizsen; kirini paklayamaz
Safi söz işitmek ister, cam kesiğinin elini kesmeden toplanmasını diler!
Çamur içinde debelense bilekten beline,
Boyun bükmez bir kez olsun eğilmiş diline.
Suretini kaybetse bilmem kaçıncı yılın, belirsiz bir ayında,
Yırtamaz takvimini asla geçmiş yıllara.
O'nun yolu kıvrak ve çetrefilli, kendini bilmeyene nefes kesici
Yüzüp yazsa bir keçinin derisine yani  tüyü yolunmamış bir nefsin derinine
Anlayamaz demek istediğimi, yedi cihanı öldürse bile.
Tersten okunan cümlelerin hayası, akılda mayalanır kalemimin manası,
Meşrebi küflenmiş kimselere dert  anlatamazsın,
Davası olmayandan medet bulamazsın,
O'nun yürüdüğü yolda, çiğ ve görmemiş akıl ile tutanamazsın.
Gökten akan değil, gök dindirir yanlız susamışlığını
Bir tas su nedir ki yollayanın aklınca?
Sana hayat iken, manasız bir maddedir o'nun zannınca.
Sesi çıksa, büyü derler; göğü yarsa bilinmezler...
O bir günahkar değil; kızılı sever yanlızca,
Lacivert hoş etseydi aklı, ona tapınırdı gök görmemiş hayatı.
Madde nedir bilinmez, her hissettiğin avcuna değemez
O köprüden, kıt olanlar geçemez..
Bir ses etsen dünyadan, yayılır dalga dalga
Kim duyar sesini? Kin duyar insanlığın eksiği
Beş yolun var iken, yarımsın önüne koydukça sivri diken.
Göz görse, dile gelemez, o bu hesaplarla demlenemez..
Yazsa sayfalarca, yetmez aklının ahraz taraflarına
Sussa konuşmadan, akar düşünceleri bulutlardan..
Yedi kıtaya dikse tohumunu, bir sana filizlenmez o'nun doğurduğu
Sorguladıkça sökülmek için dikilmiş bu evrenin taşı,tozu
Ezilmeden ekmek olmuş buğdayların gözü,
Yeni yetme aklımda büyür sardunyanın özü,
İşte o'nun aklında her birinin çözümü...


Selamlar, bu ara yazılarım ile ilgili epey mail alıyorum. Gözlemlediğim kadar yazdıklarımdan herkesin çıkarımı farklı.  Mistik ruhum; kalemimi üzerine epey kafa yorulası ve açık uçlu konulara yönlendiriyor, bugün çıkardığınız anlam yarın farklı ruh hali ile görüldüğünde su gibi kabına göre şekillenir.  Her satırın zihnimde bir simgesi var benim için. O yüzden sizden bir satır, belki bir kaç cümle alıntılayarak kafanızda canlanan manayı yazmanızı istiyorum. Her bir çağırışım benim için çok değerli,  teşekkürler. 
Share:

4 Eylül 2019 Çarşamba

Kendime Mektup


  Yaz kızım, damıtılmış düşüncelerin ve gökten yağacakken taş olmuş suyun hatrına yaz. Yağmur bir cesede yağarken de yağmurdur, kursağından geçene tad olurken de.  Hayatın tadı bilinmeyenden harmanlanmıştır, sen bildiğini oku çünkü “sandığın” damağında kalacaktır. Bu sene hararetli kış geçirdiysen, çamur olmuş hasadın ve aç midenden yakınamazsın, gardını almadan yediğin yumruktan hesap soramazsın, güle oynaya geçtiğin yoldaki çiviyi kaldırmazsan eğer bitkin koştuğun vakit ayağına yas tutamazsın.  İkisinin ortak paydası boşluğa bırakmak olsa da kendini; bir ağacın tepesinden atlamak ile salıncakta sallanmak aynı şey değildir. Burnunun ucunu görmediğin karanlık odalara günün herhangi bir saatinde güneş doğacaktır fakat görmen gereken çoktan uçacaktır. Yaz kızım, kızgın kumların nehirlerle olan husumeti  ve doğuranın açlığının yaradandan geldiğini yaz.  Gebe kalmış bir ceylan; düzene yem büyütür iken, dizi gözü olan analar, çarkın dişlisini emzirir. Yaşam denen şey ormana bir kucak toprak iken; doymayana kucaklarca fanilik gerekir. Özünü beslesen, dizin durmaz; yüzmeyi bilsen, kulaç yetmez. Ormana diktiğin boğazına aş oldu mu, toprak kustuğundan geçilmez. Bir fazlasını istemek sana başarıyı getirse de, sahip olduğun aklını dinlemez ve unutma ki; çok olan şey iyi demlenmez. Harlı ateşte alel acele kavrulmuş olmak, demliğe çökmemiş çay yavanlığını tadmaktan iyidir. Hayatta da kimi zaman pişmeden kavrulman gerek, tadın kanına zamanla sinecek.

Yaz kızım, kapı eşiklerinden seyrettiğin hayatı ve depremlerin ilk eşikten yıkılışlarını  yaz. Uzaktan gördüğün korkuluk, ekinine göz dikmiş karga olabilir. Yaşayarak görmediğin hiç bir an senin hikayen değildir.  Dilinden düşen fesat emin ol senin bir eksiğindir aksini düşünüyorsan bu kendine yenilgindir. Koştuğun yolda bitiş çizgisini  görmeden soluklanırsan zayıf nefsin, muhtaç olduğun bir anda nefesini kesecektir. Sabır ile büyümezsen eğer büyütemezsin, kendinden olmayana sevgi veremezsin.

“Yaz kızım, henüz on dokuzunda olan yeni yetme omuzların ve bir halat kadar kuvvetli saç uçların hatrına yaz.”
Share:

28 Ağustos 2019 Çarşamba

Küflü Bir Tesadüf






 Titrek bir mağlubiyet ile yollanmışım bu iflah olmaz dünyaya. Yazdıklarım kekremsi bir kâfiye ile akar giderken defterin kıyısından; aklımın gözü izler uzayı en boş kısmından. Boşluklar doldurulmak için mi vardı?  Yoksa tüm doluluklar bir çift ağlak göz kadar mıydı?  Sorular cevapları yaratır iken, yazgıları bir bir doğrardı. Büyüdüğünü ne zaman anlar insan?  Zihnin göstermişse gözlerin uyuşana kadar göğü sana, kalbin ermiştir yaşlı bir bilge kıvamına. Büyümek ne demekti güneşe çıplak bakanların zannınca? Büyümek bir tas suya benziyordu gözlerimin okuduğu kadarıyla. Hangi kaba koysa şeklini alır,  göğe buhar, yere yağmur, soğukta dondu mu bir kere; taştan bıçak olurdu. Tüyleri diken eden nehirlerin kıyısında doymazken aç kalbi , çamurlu su birikintisinden kendini izlerken, roman misali okunurdu.  Yazdıklarım hep bilinmeyene gider, yazamadıklarım ise bilmediğimden gelirdi. Bilmemek neydi, kalem ve kağıdın aklınca? Karanlık bir odayı izlemek, bilmemenin doruk noktasıydı, girilen her odanın dört duvarı varsa, yaşanılan her karanlık bir binaya sahipti. Binaları hep doğum ve ölüme benzetirim. Bodrum katından doğan, çatıda son bulurdu fakat geleceği yine toprağın nahoşluğuydu. Gideceği yeri bilene yürüdüğü yol; pamuktan çarşaflarda ikindi uykusu tadındayken, son durağı belirsizlere ıslak çarşafta serinlemekten başka his değildir.

Ne istediğini bilmeyen insan, deniz zannederken kendini, kıyıya vuran çer çöpten ibaretmiş. Gökler kadar sevgim var diyip açtığı yüreği bir avuç hevesten dökülmeymiş. Hevesini doyurmakla, kalbinde insan doğurmak arasında kalanlar; ağır yüklere gebe kaldıktan sonra özünü beslermiş. Dediklerim anlaşılmaz, dilimden her yaşadığım çıkmaz; yazdıklarım okuyana bir iki kelam  iken, yaşayana manalı sözlermiş. Bir damla suda buldum kendimi ve yine bir damla su öğretti, kurak evlerin çaresizliğini. Çaresizlik neydi kendini suda bulanın zannınca? Şimdi çaresizlik; koca bir maraton koşacak kadar gücü olana bir tek yataktan ibaret iken, gözü kömür karasından başka şey görmeyene gökkuşağıydı. Kaynayan kazanın içindeki hoşaf  taştı mı bir kere, tadı tuzu ocağın alevini söndürürdü. Anlayacağınız; evrendeki her taşan zaman, birilerini öldürürdü. Tezatlıklar acıları ve hataları oluştururdu, sana sırtını dönmüş dolunay bir diğerinin yangınını soğuturdu. Olamaz diye direttiğin o an, zamanını baştan sona gün gün saydırırdı. Başı, sonu nedir insanlığın? Bir tas çamurdan gelmiş, kimisine bu denilen yanlız efsaneymiş! Akrep ile yelkovan savaşırken kan ter içinde, çamur tasta  eskimiş. Anlayacağınız rüzgar onu küf etmiş. Ben de kağıt kalem elimde, üflesem uçup gidecek bir tesadüfe yazıyorum oturup günlerce...

Share:

22 Ağustos 2019 Perşembe

Ufuktaki Atlar




Ufuktan görünür, sıcak yeleli atlar
Önce donup sonra köz olmuş mahlukatlar
Erimiş mum kıvamında, dizginlenemeyen laubali bakışlarla
Hırçın ama süt kesmiş aslan misali, çok uzaklarda
Kırçıllı sesin yankı ettiği duvarlarda bitiyor bu harp
Otluğun ortasında
Sakin ve
Usulca..
Bilmeyene söylesem derdimi,
Kalbim devşirir o'na bahşettiklerimi 
Ondan gelen bulaşırsa toprak kırması tasıma
Çamur eder  üstüne başına.
Ben ne yapayım çamuru 
Saf su gerektir bana..

Ufuktan görünür, sıcak yeleli atlar
Ormanlarda sabahlayıp, savaş için doğmuşlar
Doygunluğa, bir çamurlu tasta kanmışlar
Dişlerinde düşman parçaları, zaferi tadımlık kazanmışlar
Bir midenin sancısında bitiyor bu harp
Çapsız akılların bitişiğinde,
Esrek ve
Kalleşce...
O'na anlatsam derdimi,
Aklım unutur tüm bildiğini
Bendeki aksa şu kendini bilmez betona
Adam eder dilim onu usulca.
Ben ne yapayım; hezini, düzeni, boğuştuğum benliğimi
Yazdığım yeter işin aslında... 


Ufuktan görünür, sıcak yeleli atlar 
Yarısı yıkılmış, kalanlar ise her gece ağlar
Mağlubiyet bilmez, ölümü dizginleyemez
Toynaklarındaki kahrı her yolundan geçene törpületmez
Salkım saçak sallanan kuyruğunda bitiyor bu harp
Acı ve
Yorgunlukla...
Dinleseniz savaştaki kelimelerini
Algılamaz zihin kalpteki  tesirini
Dile gelse ufuktan yeleleri,
Çözülür hakikatin perdesi.. 





Share:

17 Ağustos 2019 Cumartesi

Duvar





Ben bu duvardan aşırtıp düşürdüğümde ilk sayfamı, esir olacak kelimelerin dile tutsaklığı
Göz değmemiş yıldızı, göğü ve ayı anlatırken  bilinecek bir ruhun  yolu yordamı
Uyuduğunu, uyanınca anlamak ve  tahtadan kaleme bir ömrü bağışlamak
Saydam kağıtlara ciltlerce yazıpta ona buna opak konuşmak
Bir sanattır; dilinden düşeni önce zihninde yoğurup, sonra kağıtlarda doğurmak
Gebe kalan kağıtlar anlatamaz oldu mu  cihan ile pinhanı
Yani ruhumun evvelden gelen, durulmuş su kıvamını
Kimi zaman sızar çatlamış tastan, kimi zaman eriyip akar donmuş çatılardan
Ne kadar beklesem de aktığı yolun kıyısında, temizlediği evin karşısında
Bir bana değmez benden çıkan  işin aslında
Ben bu duvardan aşırtıp düşürdüğümde ilk sayfamı, okunacak aklımın adımsız toprakları
Kara kuyunun bende uyandırdığı bayram havası
Hiç gezilmemiş bir köyün yerlisi, olmayan bir zamanın ta kendisi
Hüzün akan bir çeşmenin kireç tutan talihsizliği
Şimdi aklım; beklemekten doğan bir bebenin öksüzlüğü misali
Yoktur yurtsuz düşüncelerimin dile gelen emsali
Bir anlatabilsem, doğan güneşi aydınlanır gece vakti  evimin yılgın parkeleri
Bir anlayabilsem, yaşamın anlamını akar gider mısraların dayanılmaz ağırlığı
Ah bir aşırtsam bu duvardan ilk sayfamı, doyacak ruhumun aç gözlü tarafı



Share:

14 Ağustos 2019 Çarşamba

İnsan Nedir? (2) Tinsel Çözümlemeler





''İçinde başarıyı taşıyan kimseler acının vücuttaki tesiri ile eritebilirler fakat  erimiş her mum damlası taşlaşmış bir tabak kıvamına gelebilir, mühim olan ateşi yakabilmektir.''

Hararetli dalgalar arasında boğuşurken, gökyüzüne yenilebilir insan. Kumdan kıyısı olduğu kalelere tek nefeste devrilirken, boyunu aşan okyanus bağrına havayı doyurabilir. Bitti sandığı yolda doğum sancılarını dinlerken, ağlamadan doğmuş bir bebek olabilir. Yolun tam ortasındaki taşı kaldırabilmek iken gayesi, kendini bir avuç kumun içinde eflatuna çalanı ararken bulabilir. Akrep ve yelkovana savaş açan kimseler, sedasız açılmış savaşların hiç istemeyerek verdiği ölüler ile usulca uykuya dalabilir. Hiç olmaz ama hep oldururken evrenin bir köşesinde olasılıkların kurbanı seçilebilir. 

Kader deyip değiştirdiği istikamet, koca bir duvara çıkarken; yolun diğer tarafında zincirleme kaza baş gösterebilir. ''Görünen ve görünmeyen her zaman bir tezattır insan ruhunun işleyişinde'' Gördüğünü yaşanılan sayanların aksine görülmeyen asıl yaşamdır bu galaksinin içinde. Zamanın içinde var olmayan her an, insanın içinde doğmuştur ve eklemek isterim ki, insanın içinde olmayan zamanda kaybolmuştur. Yaşanılan şimdiki zaman olarak bilinse de, olağan her olgu gözleriyle görmeyenlerin geçmişi bilhassa geleceğine doğmuştur. Gözlerle görmenin büyük maharet olduğu bir yerden yazıyorum; hissedilen hiç bir duyu zaman ve kaderle ilişik olmadığı gibi görebilmenin bunların yanında ufak bir ayrıntı olduğunu anlıyorum. ''Kömür karası, zindan çakması   bir odada; döner durur hayat sandığı rüyanın buhranında.'' Bu kadar basit iken söylenenler, evvelden beri korkulur rüyalardan, göz kapanınca akla düşen haya ve hayasızlıktan. Bilmediği yollara adres taklidi yapan, hep depremlerden önce işinin ehli olan enkazlarda ortadan kaybolan, ah bu insanlar; tuzunun olmadığı aşa ateş olmaya çabalayan. Dünü,bugünü olmayan çocuk gibi, yaşadığını evrenle değil yalnızca aklıyla yarıştıran.
Share:

13 Ağustos 2019 Salı

Seçimler




Seçimler 






Aidiyeti bilmeyen insanlar için konuşma dedi. Elleri ve kirpik uçlarından sanki bi haber.  Ait olamayan insanlar için konuşma. O zaman ilk ve son kez olamayacaklara yazıp bu defteri kapatıyorum, yazının sonuna geldiğinizde ilk cümlede doğabilmeniz dileğiyle.


Hayatınızın elbet bir evresinde isli ve rutubetli duvarların karşısında güneş gören pencere kenarları ile seçim yapmak sırası size gelecek. Ve yine aynı şekilde, güneş gören pencerenin berisinde rutubetlenmek nasıl bir şey size öğretilecek. Bir otobüs durağında ard arda gelen iki otobüsten varacağınız yere hızlı gidecek olana bineceksiniz ve ilerideki kavşakta zincirleme kazaya kurban gideceksiniz, yaralılar evveliniz. İşte tam da o zaman anlaşılacak ki, hızlı gitmek değil, herkes hızlı gider, mühim olanı duracağı yeri bilmekmiş insanoğlunun. Bir ikindi vakti üç beş  saksı çiçek bahşedilecek evinizin önüne, iki seçenek var şimdi ya büyümek çiçeklerle beraber ya da büyütmek size bahşedilen şeyi. Bir sabah beş yaşındaki elleriniz ve saçlarınız ile uyanacaksınız, günahsız ve tel tel bu Dünya'ya yeniden doğmak gibi. Şimdi iki uçurum var karşınızda; birinin aşşağısı günah diğerinin yukarısı bir çift el olacak, itilebilirsiniz belki fakat katiliniz beş yaşında yeniden doğacak.


Bir gece ansızın acı ile uyanacaksınız ahraz ve eli kolu bağlı. Sizin devanız, adı bilinmeyen bir ormanda, adı bilinmeyen bir ağacın meyvesi olacak ve iyileşebilmek uğruna koyulacaksınız yola. Göreceğiniz iki ihtimal var şimdi, ağaç ya toprak üstünde meyveleri ile ya da üç beş saksı içinde bir evin önünde. Ve yine bir gün size bahşedilmiş her şeyin bir arada olduğu bir odada açacaksınız gözlerinizi, karşısınızda iki seçenek; öğrenmek ya da öğrenmemek. Öğrenmek ise niyetiniz, ağaçtaki deva gelsin aklınıza. Öğrenememişseniz hala, evinizin önündeki üç beş saksıyı hatırlatın hafızanıza.
Bu gece yattığınızda bir mezarlığın sağında,  bir hastanenin ise solunda uyanacaksınız. İkilemde kalma seçeneceğiniz olmadığından seçiminiz sizi ya doğuracak ya da sonsuzlukta kaybolacak. Bakın ölecek demiyorum,kaybolacak çünkü; kayıp bir insan ölü bir insandan daha acıdır demem o ki ölüler sağda kayıplar solda uyanır.

'' Yaşamak bir seçenektir, kaybolmak ya da uyanmak gibi ve seçimler, biraz ölümdür sağ ya da solda olabilmek gibi.'' 



Share:

9 Ağustos 2019 Cuma

Mavi Fayans

Mavi Fayans




Mavi fayansın üzerinde bir şarap şişesi, anlayacağınız koca bir ömrün müsveddesi
Buralara çok uzak görünmeyen kimselerin sesi, yankı eder yılışık tınıların melodisi
Uzaktan gelen uyandırabilir tüm unuttuklarını, doğduğun günün güneşinden çaldıklarını
Bir hırsız çalar mahur bestelerden birini, işte o zaman fayans hisseder şarabın bitişini*

Bir ikindi vakti yürüdüğüm asfaltta, savaş açtım güneşle aramdaki tutarsızlığa.  Üç yapraklı  yoncanın birine can olmak, soğuktan donan şu adama fer katmak, gökyüzüne güz olmak var iken zihnime buz olup dondurmuştu zamanı en olmayacak anda. Savaş bayrağının çekildiği acı veren kayıplarda beyaz olmanın pekte mühim olmadığını anladım. Beyaz barış bayrağı ayağımın altında, herkes bileyler kılıcını kaderin dayanılmaz ahrazlığına. Siyaha anlam katan; laciverti unutmuş, renkler tam koyulaccaken gözlere dokunmuş. Mühim olan siyah değil, gözünün göğü nasıl hissetiği iken gözlerin tam o an görmeyi unutmuş. Hafif bir kafiyeyle sıvarken düşüncelerimi, güneş ışıksızlığından bana dem vurmuş. Hep olmuş ama hiç oldurmamış, bir ikindi vakti -mış, -miş'ler gözlerime kabus olmuş. ''Kabuslar denizin üzerinde uyumaya benzer,omuzların ne kadar hissetse soğuğu genzine o kadar yakındır hayatın tadı tuzu.''  


Yani anlayacağınız, mavi fayansın üzerinde bir şarap şişesi, boş şişenin tıkırdayan kafiyesi

Bu yazdıklarım ıslak çimlerde yürüyüp, asfalt tadı alan melankolik bir ruhun ezgisi
Yakından bakarsa göremez uzağı, ama hep ötelerde arar hakikati kalbinin tuzlu tarafı
Şimdi bir beste çalsın,  yarım yamalak öğütlerken ben hayatı.


Share:

2 Ağustos 2019 Cuma

Sarnıcın Dibindeki Ev








Taşraya bilmem kaç adım ötede, bir diyarın tam da içinde
Tüm kutsalların biriktiği, şarap akan nehirlerin derininde
Göğe bağlanmış yıldızların ışığı ruhumu buz ettiğinde
Benim güzel evim, bir sarnıcın en soğuk kesiminde
Düşünebilir insan, ellerini ve hummalı kelimelerini
Sardunya ektiği toprağın aslında bendini erittiğini
Öğrenebilir insan, ufacık bebenin aslında kanından geldiğini 
Zaman işler iken ötedeki taşrada, burada ömründen gittiğini 
Sarhoştan hallice, bir nehrin dibinde hakir bir hezimetle 
Hakka ermek ile hakkından gelmek arasında kalabilir insan
Yürüdüğü yol biter ise günün birinde, ruhu  bulacak seni o taşranın berisinde 
Benim güzel evim, bir sarnıcın en soğuk kesiminde
Bir düzine gündür aş girmeyen sancılı bir midenin şenliği
Taşlaşmış ekmek köşesinde saklanmış  hakikatle ile ilişiği
Birbiri ardında dizili günlerin kadere olan mesuliyeti
Ah bu sorular  yeni yetme zihnimin evrene sunduğu ateşkesi
Bir beyaz bayrak sallanır bilmem kaç adım ötede
Kılıçlar sokulur toprağın dibine dibine
İlk kurban can olur herhangi bir nehrin derinine
Ufukta görünür zaman zaman bir köprü, ip ince ve dökümlü 
Tabanları kesildi o vakit insanlığın, belli ki geçilmez kıstasları 
Taşraya bilmem kaç adım ötede, yaşayanın dillendiremediği şekilde
Kimi güneşten daire, kimi boynuzun tepesindeki tepsi suretinde
Cevapsız soruların yazıldığı, kara kömürden islice
Ah benim güzel evim, bir sarnıcın en soğuk kesiminde
Share:

29 Temmuz 2019 Pazartesi

Bir Nisan Sabahı



Bir Nisan Sabahı 


Bir Nisan sabahında fırtınanın  en hararetli kısmında toprağın dibindeki camdan izlerken farkettim insan olmayı. Taşlaşmış toprak her yağmur damlasında cama sıçrıyor, zaten alçak olan bu bodrum katı silme mesafe ile selden kurtuluyordu. Her insanın içinde biraz ölü biraz yeni doğmuş bebek tazeliği vardı, taze kısmı toprağın taşlaşmış kısmıydı. Hayatının bir evresinde saç diplerine kadar uyuşmanı sağlayan acılar yine hayatının bir evresinde  kendini mumla aratırdı. Ve insan  en çok kırıldığına taştan duvar olur, acımadı ki der gibi kendini tekrar tekrar duvarlara çarpardı. İnsan çocukluğundan tanınır çoğu zaman. Ben ki; çocukluğumun aşındıramadığı beton zemini bir plastik top ile yerle bir eden. Biraz mağlup biraz kazanan edasıyla yürüyen, çirkef bir bilmişlikle doğru denilen her şeyi  mum gibi eriten. . Beni büyüten biraz plastik top biraz toprak dibindeki pencereydi. Öğleden sonra üç buçuk civarı koltuğa vuran güneş sanki hep bir şeyler anlatmak isterdi. Herkesin içinde anlattıkları ve anlatmak istedikleri vardı. Anlattıkları  asıl olmak istedikleri iken, anlatamadıkları ise muhakkak evin bir yerine vuran güneşte saklıydı. İnsan ki, elbet sevdiği kimilerini yitirmişti ve genelde ölenlere değil yarım kalan kendine dökülürdü gözyaşları. İnsan kalbinde iyiyi  ve kötüyü besleyen sütten nehirler var idi, ne tarafı seçerse kişi içtiği kaderine işlerdi. Yalnızca kara kışta yakılan kömür sobası ısıttığındandır odayı, el sürmezdi çocuklar. Anlayacağınız soğuğun  sıcakla olan ilişiğini bilmeseydik olmazdı zihnimizdeki bu tabular. Her kadının içinde biraz anne,biraz kundaktaki bebe biraz yıkık dökük bir eve giren kapı vardı, kapıların ardında ise yanlızca büyümüş sardunyalar yatardı. Yazdıklarım akıp giderken bir defterin kapağından, zihnimin taşıyamadıkları yine bana kalırdı. İnsanlık doğar,büyür ve ölürdü her yitirilen hatırayı üç buçuk civarı koltuğa vuran güneş eritirdi. İlişiği vardı yaşamın ellerimin bir yeriyle, yoksa nasıl baş ederdi bu koca hengamenin içinde. Şimdi buraya bir kaç dize bırakacağım, siz şiir tadında okurken ben her dizeyi yaşamış olacağım.

Bir pencerenin ötesinde, çocuk seslerini dinler hayal aleminde
Balkonlardan düşen kelimeler, yer eder zihninin en ücra köşesinde
Yılgın,korkak ve bir o kadar içli kelimelerimle
Bir koltuğun üzerinde avere düşlerin tam da dibinde
Köze ateş, kılıca ise yanlız ellerimle
Yürürüm ufak bir nükte olan bu yaşamın derinine
Belki bir kuyu dibinde, kim bilir hakikat göğün nezdinde
Tuvali suçlayan, çizemediğine çizik atan
Yolu bulamayınca, haritayı yok sayan
Çirkef, esrek ve bir o kadar bilge olan
Zihnimin eriyen kısmını kağıtlarda sıvayıp toplayan
Ah bu ben, yaşayamadığına zaman diyip, kaderi varlığı ile suçlayan

                                                                                 
Share:

Okuyucularım🌱

Beni mail adresinden takip et!

Popular Posts

Categories

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Hot News

About My Mag

Facebook Like