23 Ekim 2019 Çarşamba

Ezik İnsan Psikolojisi


Algı insanoğlunun potansiyeliyle göze göz dişe diş bir savaş içindedir ve her zaman zıt yönde ilerler. Yalan  söyleme ihtiyacı ise insanın sefil dünyasında kaybettiklerini doğurtma arzusundan gelmektedir.
Yalanı diline süs etmiş insanların gerçeklik ve sevgi eşiği normale göre absürt,ezik ve sonu getirendir. Acıma duygusu vicdanda değil akılda soluk alır,aksi takdirde vicdan; sığ ve ahraz bir yürekten öteye gidemez. Akıl ve düşünme yetisi insanoğluna bahşedilmiş en aynı zamanda tek kutsal şeydir. İpin diğer tarafındaki kalp ve sevme işini de ele alırsak tüm saydıklarım saf dışı olmuş ve yitirilmiştir.  Mükemmel bir makine olarak gözümüzde yücelttiğimiz insan ırkı ve psikolojisi bir cam kadar iç gösteren,zayıf ve güçsüzdür. Yalan,cesaret,yaşama arzusu,öğrenme iç güdüsü ve daha bir çok donanımla bileylenen insanoğlu düz bir yolda yürebilmek varken yolun kenarından tünel kazar ikinci ihtimali ‘gereksiz ve bağnazca’ yarattıktan sonra ortalıkta yapabilen sıfatıyla gezen tek ve değişmez bir türdür.

Zayıf insan tıpkı bir cam kadar saydam,ince yahut kesicidir. Dış dünyaya,sosyal ve iç duygu-durum değişikliğine oluşturmuş olduğu mekanizma günün birinde paslanır, eskimeye başlar ve ne yazık ki tamiri mümkün değildir. Çünkü bahsettiğim  gibi insanoğlu kendi yarattığına dahi çare bulmayı bilmez, şuan aldığı nefese minnet duyar lakin ilerideki köşede boğazına takılacak kılçığı asla hesaba katmaz. Beğenme ve beğendirme çabası insanda akıl almaz bir savaşa döner ve galibi kendisi olur, mağlubu da ta kendisi.Yazacağı satırların ilhamı kendisinde iken kelimeleri hep sokaktan toplayan, bir solukta anlatılacak yaşamı evirip çevirip sayfaların içinde donduran...  İçi kaynadığı vakit soğukluktan  dem vurur,  sıcak sularda ise buz tutmuş  düşüncelere çare bulur. Bir çelişki desem, ikilemlere haksızlık edeceğim, tekdüze deyip geçsem, sıradanlığın manasını değiştireceğim. Bir çığ gibi içinde büyüttüğü ilgi görme arzusunu, en noksan ve yetersiz tarafıyla doyurmaya çalışır. Doyduğu vakit, açlığı hiç tadmamışcasına unutur.  İçinde yuvarlaya yuvarlaya büyüttüğü hırs günün birinde kendi kapısını kapatır ve bahsettiğim bu insanoğlu anahtarını belki günler belki yıllar boyunca aramaya koyulur. İşin aslı bu insanoğlu aylar  verilen metaforlara afili kuramlara kesinlikle yetersiz ve yenik olduğu konusunda hem fikir isek kim bu insanoğlu?
“Yetişemediğine çabalayan, yetiştiğine hemen heves doyuran, acısını dahi yaşamayı beceremeyip vicdanını aklına kırdıran.”

Share:

10 Ekim 2019 Perşembe

Zihnin Kusuşu






''İnsan yazması gereken satırlarca paragrafa kelimeler dünyasının hangi parçasından başlayacağını düşünür iken, her şey olabilir. Sonsuz bir yalınlık ve yangı yaradılışın süksesinden gelir iken bu boşluğun yarattığı noksanlık hissinin devası; kalabalıkların arasında, yalınlığın çok uzağındaki gözler ve acının tatlı servisi ile sunulmuş gözbağıdır. Kelimelerin kadraja girmesinden bahsetmiştim, dilin cümlesi daha akla tam girememişken, kadrajı kağıttan bir fotoğrafta aramak, düşünemeyen bir zihnin kusuşundan ibarettir.''

Ellerim yarım yamalak öğütlenmiş bir zindanın derininde
Özgürlük, paslı demirde değil, aklın kullanılmamış gerçekliğinde
Bilinen, tutku ve sevgi ise asıl bilinmeyen hislerdir nezdimde
Boğucu bir tıkırtı iğneler kulağı, şimdi gürültünün tadı çamurlu bir kaşağı
Hissedilenin sessizlik olduğu diyarda, davullar  dövülür canhıraş bir edayla
Bilinen gürültüye aç bebeğin karnı, bir kutu sırda doğmuş gök görmemiş hayatı
Vahşi bir iç güdüyle sarmalar, gideceği yeri hep varmadan hesaplar
Bir garip yolculuktur yaşamak, dengi olmayan kalabalıklarda aptallığa soyunmak...
Bir eylemsizlik halidir koşmak, yolu bitirmeden adına denmez, savaşmak.
Sevmekten bahseder kimileri,  gördüğüne tapar algının ezik hisleri!
Görmek okumaktan başlar, okunmakla biter, bildiğin seni mısra gibi dizer.
Kütüphanelerce kitabın diyemediği dilinde bitse ne fark eder?
Öğrenmek isteyen, kuru taştan dahi deva emer.
Çapsız bir yüceliktir olgunluk, yarısı ermiş meyvenin tadını bilen güneş olur,
Doğudan doğup, batıdan yok olan, aydınlatamadığı yeri yakıp kavuran
Gölgesi zamana göre şekil alan, insan işine pek akıl yormayan..


Share:

28 Eylül 2019 Cumartesi

Göğün Gerçeklik Basamakları





Gerçeklikler akar giderken bir lavabonun kıyısından, damlayan su sahibi yapar onu yaradılışından. Senden çıkmış  ama gidememiş parçaları arar iken bulabilirsin kurtulmaya çalıştığının aslını, yürüdüğün yolun doğruluğa olan  kastını.. Gözlerin güneşe aralarken bebeğini, kavrulmamış bir ışık söndürebilir baktığın yerin  ferini. Anlarsın ki; bakmak mühim değildir, senin yolun yalnız ruhunun mazotuyla demlenir. Yürüdüğün yollar yanlış kapılara çıkardığında seni, hiç bilmemiş sayılırsın gitmek istediğin yeri. Evren çabadan çok sonuca bakar, bu girdapta olasılıkların ederi yalnız bir çöp kadar. Ertelenmiş cümleler, hissedilecek kelimeler, paslanmış kafiyeler dilden çıkmayınca, yer eder kendine dünyanın  bilmem kaçıncı katında. Tarihi geçmiş cümleleri aramak isteyen başlar yukarı doğru tırmanmaya. Kimi baştan yorulur, kiminin gönlü darılır, bir diğerinin aklı yetmez merdivenin dolambacına. Dünyanın basamaklarını çıkabilen kimseler, umduğu ile bulduğu bir olmayınca öğrenir değişimin gökte başladığını. Devrik cümlelerim ve manası külfetten geçen basamaklarım hatrına, öğrendim ben de değişmezliğin sırrını göğün doruğunda. 

''Gerçeklik ve söylenmeye ertelenmiş cümleler birbiri ile yarış halinde ve evrenin bir köşesinde insana kin, haset ile öğütler; yapacağın mühim değil, yaptığın hesapta yazılı, asfaltını döktüğün yol değil, yürüyenler sona ulaştı...''   Bir hamur pişmanlık ile ekmek olamadığı gibi, yoğrulmadan tadı damakta kalmaz.  Yaşamak istediğiniz  her hayal, aklınızda plan olsa da, akıl başta baş ise evrenin saymaya tenezzül etmediği bir kabusta uyumakta.. Söylemek istediğiniz her cümle bir kare fotoğrafa sığabilse de, söz olması  için dilin kadrajına girmesi gerek bazı cümlelerin. Ürkek bir düzen, ertelediğiniz kelimelere kaplan kesilebilir, avcı ruhunuz işte o an bedeninizi terk edecektir. Bugün benimsediğiniz kelimelerce öğüt, yaşama dökülmez ise yarın bir başkasında can bulabilir. Yeni öğrenilen kelimeyi kuracağınız ilk cümlede kullanma arzusu, paragraflarca yazıyı unutturabilir. Güzel söz yenilikte değil, yerini  bilende filizlenir. Eğer ki ihtiyacınız var ise; göğün tepesindeki merdivenleri aşmaya,  tarihi geçmiş cümleleriniz basamak olacaktır göğün değişmezliğini tadmaya...
Share:

23 Eylül 2019 Pazartesi

Sırdan Kutu







Evrendeki her şey zıtlıklar üzerine kurulmuştur, kurulu düzen dediğimiz göz değmemiş bir kuruntudur. İzlenilen her fanilik insanı aldatıyor gibi görünse de ihanetin en hakikisi ruhun aslına doğmuştur.  Yeni doğmuş bir bebeğin aklı ile onu büyütecek olanın fikri tek bir yoldan elbet geçecektir bu yol ise; yaşamı anlamayanların kapıldığı nehirde bir kıyıdır. İnsanlığın yaptığı  her hata için göğe  bir çentik atıldığını var sayarsak; yıldızlar eksikliği kapatmak için konulmuş ışıktan ibarettir. Ve hataları yıldızlara benzettiğimizde; her omzun ışığı gökten gelir mühim olan aydınlatacağı yeri seçmektir. Bundandır ki, görülmeye aç, yok sayılmaya tok olan köşe başları adımsızlıktan dem vurur ve bundandır ki, yüzülmeye meraklı o nehrin çıkışı kurak bir yol olmuştur. Zıtlıkların oluşturduğu dengesiz yeryüzü görmek için yaşayanlar ve göstermek için yaşatanlar olarak ikiye ayrılmıştır. Yaşamı görerek tadanlar, ölümü toprakta arar iken, göstermek için yaşatanlar, içinde bir evren doğurmuştur. Koca bir galaksiye gebe kalmış ruhların evrene bağışladığı yavruları zaman olarak yüzümüze çarpmıştır. Akan zamanı, yan yana ve kendi etrafında dönen üç bilyeye benzetebiliriz. Göremediğimize gelecek, bildiğimize geçmiş ve yaşadığımıza günümüz derken, bilyeler sadece üzerinde olanı döndürmüştür.  



Arkasında taşlar ve gök var iken bilemedi sağlamlığın manasını,
Kırılmadan güçlü olsun istedi çatırdayan kayası,
Yürümeden görmek, dinlemeden işitmek ve yaşamadan bilmek
Yalnız insanlara mahsustur, beş yolunu faniliğe heba etmek.
Omzuna acı ve sarhoşluk binmiş, tesellisiz kelimeleri tükenmiş,
Daha yolun başında, sıc
aklığı ile güneşi eritmiş.
Gökte bir ip misali görülmüştü, ip incecik kuyruğu beyazdan griye
Yeryüzü ağlak ağıtlarını yakar iken, özgürlük derdi; işte o gerek bize
Bitap düşmüş bir gece alelade, tam uçacakken dolanmış bu düzen dizlerine
Koşaccaken  temkinlice, çözülüvermiş  elleri geçmişe
Bir eflatun ne kadar eflatun olabilirse o kadarmış o gece
Renk dediği kader olur iken, hapsolmuş bir kırmızının narenciyesine
Paslı bir zindan demiri, ulaşılamayan sevginin işlenmiş hali
Biz neyiz ki? sorusunun kinayeli dizilişi, akılda saklı bu satırların hikmeti.
İlhamım, sırdan bir kutu, sanki aklımda ruhumun doğurduğu
Göz değmemiş toprağın beslendiği, ufuktan izlediğim kimin silueti?
Görülmeyen her duygu ihtişamlı kutunun diyemedikleri,
Bilinmeyen her cümle, ihtişamlı kutunun bana öğrettikleri..

Share:

15 Eylül 2019 Pazar

Dile Gelen Deniz



Kaybolunası bir denizin kıyısında yosun tutmuş kayalıkların aşkına oturuyordu. Aklını karıştırmıştı, göğe bağlanmış yıldızların münasebetsiz soruları. Ürpertici soğukluk anlına değmiş, sanki aklını buz etmişti. Bir şeyler anlatmak istiyordu, gözünü yakan tuz ve bir avuç kum. Dile gelmek ister gibi izliyordu bugün gök ile yer onu çünkü; dile gelse izleyemeyecekti ilahi gücü.. Yuvasından fırlayacak gözleri bir şeyler arardı, görmesine sebep olan dünyayı kaderi sayardı. Ağlak bir galibiyet ile omzuna dökülmüş saçları hiç sorulmamış suallerin cevabıydı.  Sorulmamış soruların muhattabı dile geldi  döktü  dilindeki yaldızlarını bin bir farklı kuma ve konuşmaya başladı.


O; Yağmur çarşaftan bozma denize çiselese, deniz korkardı çünkü; kendinden olanın, kendine hücumu epey ağır bir sınavdı. O kendinden korkmaz iken, gördüğüne tapınırdı, duyduğunu konuşur ve söylediğini yaşardı. Bilmezler ki, soyut kavramların evi gök değil ruhtur, ruhların kalbi ise insanın doğurduğur. Bilmezler ki; gördüğün aslında orada yoktur, işittiğin yanlız bir boyuttur, hissettiğin her an  ise sana evrenin bir oyunudur.  Bilmezler ki, göklerde aramak ne büyük ayıptır o'na, anlaman için dile mi gelmesi gerek içindekinin sana? Siyah bulutlardan ve ateşin kızgınlığından korkma! Bulut kızsa yağmur olur, ateş yaksa ette kalır.  Korku şaşırtıcı bir duygudur, seni yanlız insanlara kışkırtır, görmen gereken aynadaki iken, öfkeni ıslak çimlere kusturur. Boyunu aşan cümleler kurmaktan ve bir damlada gizli olan yaradılışını sorgulamaktan korkma! Boyunu aşmak haddini bildirir, yaradılışını araştırmak kalbini dindirir.

Dibi görünmeyen deniz, sakinliğini terk edip, dalgalarca kıyıya konuşuyor, konuştukça kayalarla beraber temizleniyor, temizlendikçe köpürüp büyüyordu. Gökteki yıldızların bal rengi saçlarına vuran parıltısı titriyor, gölgede kalan kulakları su sesini dinliyordu. Yaşanılan her şey olağan ve normal iken tekrar girişti diliyle açtığı savaşa.


O:   Koca okyanuslar köpürüp hücum etse dağa, taşa yine de ulaşamaz her insan yalın ve sakin duruluğa. Bilmezler ki, kavramlar beğeni ve algıya göre doğmuştur, bugün bunu seven akıl, yarın bir diğerini kovmuştur. Maymun iştahlıların koyduğu sıfatlar yanlız onun gibilere yakışır. Özünü bilen insan, kalıplara girmeden, herkesin dil döktüğüne tamah etmeden yaşamıştır. Bilmezler ki, bir çita koşulabilecek tüm toprakları eskittiğinde, avını bulacağı köşeyi iyi seçebilir. İnsan gözünde çözülse tüm sırları doğanın, avcıya yalnız zulüm demektir. Bilmezler ki, anlatmak istediğim;  bilmemenin verdiği gamsız huzur değil, bilmenin yaratacağı dirençsiz acıdır. Ne olursa olsun, bilge bir dil doğuramaz güneşi, ayıramaz gök ile denizi. İyi bir ressam gözün gördüğü gibi resmetse ufuk çizgisini, kağıttan yansıtamaz sıcağın derinini. Sivri bir zeka, soğuğun ve sıcağın bileşenlerini ayırsa da, üşütüp, kavuramaz kimsenin benliğini..


Yıldızlar yavaşca göğü terketmiş, deniz dinginliğine erişmişti. Omuzlarına düşmüş saçları sanki parıltıyı emmiş, bal rengi bukleleri yaldıza dönüşmüştü. Gün en ağır ve büyülü hali ile ufuk çizgisinden doğmaya başlamış, ürkünç serinlik tatlı bir sıcaklığa yerini bırakmıştı.  Deniz hiç olmadığı kadar saydam ve ağır başlıydı, kıyıya vurdukça kum onu geri vermemeksizin emiyordu çünkü; beslendiği su, kalbinde bir nehir yaratmıştı.



Share:

10 Eylül 2019 Salı

O'na




O'nun yolu uzun ve nehirleri kurak, özünü besleyen yuvası gözlerden ırak
Ağır adımlarla koşar zihni sonu görülmemiş patikaya
Heybesinden düşenler, gideceği yerin adresiydi zannımca
Göz değmemiş taşlar ilhamı iken, başına yağanda saklıymış hattı zatında
Boynundan, kafasına.. Omuzları ters düşmüş gerçekliğin algısına,
O bir günahkar değil, yalnız aklı yetmez düzenin çarklısına
Oku desen anlamaz, göğe çizsen; kirini paklayamaz
Safi söz işitmek ister, cam kesiğinin elini kesmeden toplanmasını diler!
Çamur içinde debelense bilekten beline,
Boyun bükmez bir kez olsun eğilmiş diline.
Suretini kaybetse bilmem kaçıncı yılın, belirsiz bir ayında,
Yırtamaz takvimini asla geçmiş yıllara.
O'nun yolu kıvrak ve çetrefilli, kendini bilmeyene nefes kesici
Yüzüp yazsa bir keçinin derisine yani  tüyü yolunmamış bir nefsin derinine
Anlayamaz demek istediğimi, yedi cihanı öldürse bile.
Tersten okunan cümlelerin hayası, akılda mayalanır kalemimin manası,
Meşrebi küflenmiş kimselere dert  anlatamazsın,
Davası olmayandan medet bulamazsın,
O'nun yürüdüğü yolda, çiğ ve görmemiş akıl ile tutanamazsın.
Gökten akan değil, gök dindirir yanlız susamışlığını
Bir tas su nedir ki yollayanın aklınca?
Sana hayat iken, manasız bir maddedir o'nun zannınca.
Sesi çıksa, büyü derler; göğü yarsa bilinmezler...
O bir günahkar değil; kızılı sever yanlızca,
Lacivert hoş etseydi aklı, ona tapınırdı gök görmemiş hayatı.
Madde nedir bilinmez, her hissettiğin avcuna değemez
O köprüden, kıt olanlar geçemez..
Bir ses etsen dünyadan, yayılır dalga dalga
Kim duyar sesini? Kin duyar insanlığın eksiği
Beş yolun var iken, yarımsın önüne koydukça sivri diken.
Göz görse, dile gelemez, o bu hesaplarla demlenemez..
Yazsa sayfalarca, yetmez aklının ahraz taraflarına
Sussa konuşmadan, akar düşünceleri bulutlardan..
Yedi kıtaya dikse tohumunu, bir sana filizlenmez o'nun doğurduğu
Sorguladıkça sökülmek için dikilmiş bu evrenin taşı,tozu
Ezilmeden ekmek olmuş buğdayların gözü,
Yeni yetme aklımda büyür sardunyanın özü,
İşte o'nun aklında her birinin çözümü...


Selamlar, bu ara yazılarım ile ilgili epey mail alıyorum. Gözlemlediğim kadar yazdıklarımdan herkesin çıkarımı farklı.  Mistik ruhum; kalemimi üzerine epey kafa yorulası ve açık uçlu konulara yönlendiriyor, bugün çıkardığınız anlam yarın farklı ruh hali ile görüldüğünde su gibi kabına göre şekillenir.  Her satırın zihnimde bir simgesi var benim için. O yüzden sizden bir satır, belki bir kaç cümle alıntılayarak kafanızda canlanan manayı yazmanızı istiyorum. Her bir çağırışım benim için çok değerli,  teşekkürler. 
Share:

4 Eylül 2019 Çarşamba

Kendime Mektup


  Yaz kızım, damıtılmış düşüncelerin ve gökten yağacakken taş olmuş suyun hatrına yaz. Yağmur bir cesede yağarken de yağmurdur, kursağından geçene tad olurken de.  Hayatın tadı bilinmeyenden harmanlanmıştır, sen bildiğini oku çünkü “sandığın” damağında kalacaktır. Bu sene hararetli kış geçirdiysen, çamur olmuş hasadın ve aç midenden yakınamazsın, gardını almadan yediğin yumruktan hesap soramazsın, güle oynaya geçtiğin yoldaki çiviyi kaldırmazsan eğer bitkin koştuğun vakit ayağına yas tutamazsın.  İkisinin ortak paydası boşluğa bırakmak olsa da kendini; bir ağacın tepesinden atlamak ile salıncakta sallanmak aynı şey değildir. Burnunun ucunu görmediğin karanlık odalara günün herhangi bir saatinde güneş doğacaktır fakat görmen gereken çoktan uçacaktır. Yaz kızım, kızgın kumların nehirlerle olan husumeti  ve doğuranın açlığının yaradandan geldiğini yaz.  Gebe kalmış bir ceylan; düzene yem büyütür iken, dizi gözü olan analar, çarkın dişlisini emzirir. Yaşam denen şey ormana bir kucak toprak iken; doymayana kucaklarca fanilik gerekir. Özünü beslesen, dizin durmaz; yüzmeyi bilsen, kulaç yetmez. Ormana diktiğin boğazına aş oldu mu, toprak kustuğundan geçilmez. Bir fazlasını istemek sana başarıyı getirse de, sahip olduğun aklını dinlemez ve unutma ki; çok olan şey iyi demlenmez. Harlı ateşte alel acele kavrulmuş olmak, demliğe çökmemiş çay yavanlığını tadmaktan iyidir. Hayatta da kimi zaman pişmeden kavrulman gerek, tadın kanına zamanla sinecek.

Yaz kızım, kapı eşiklerinden seyrettiğin hayatı ve depremlerin ilk eşikten yıkılışlarını  yaz. Uzaktan gördüğün korkuluk, ekinine göz dikmiş karga olabilir. Yaşayarak görmediğin hiç bir an senin hikayen değildir.  Dilinden düşen fesat emin ol senin bir eksiğindir aksini düşünüyorsan bu kendine yenilgindir. Koştuğun yolda bitiş çizgisini  görmeden soluklanırsan zayıf nefsin, muhtaç olduğun bir anda nefesini kesecektir. Sabır ile büyümezsen eğer büyütemezsin, kendinden olmayana sevgi veremezsin.

“Yaz kızım, henüz on dokuzunda olan yeni yetme omuzların ve bir halat kadar kuvvetli saç uçların hatrına yaz.”
Share:

28 Ağustos 2019 Çarşamba

Küflü Bir Tesadüf






 Titrek bir mağlubiyet ile yollanmışım bu iflah olmaz dünyaya. Yazdıklarım kekremsi bir kâfiye ile akar giderken defterin kıyısından; aklımın gözü izler uzayı en boş kısmından. Boşluklar doldurulmak için mi vardı?  Yoksa tüm doluluklar bir çift ağlak göz kadar mıydı?  Sorular cevapları yaratır iken, yazgıları bir bir doğrardı. Büyüdüğünü ne zaman anlar insan?  Zihnin göstermişse gözlerin uyuşana kadar göğü sana, kalbin ermiştir yaşlı bir bilge kıvamına. Büyümek ne demekti güneşe çıplak bakanların zannınca? Büyümek bir tas suya benziyordu gözlerimin okuduğu kadarıyla. Hangi kaba koysa şeklini alır,  göğe buhar, yere yağmur, soğukta dondu mu bir kere; taştan bıçak olurdu. Tüyleri diken eden nehirlerin kıyısında doymazken aç kalbi , çamurlu su birikintisinden kendini izlerken, roman misali okunurdu.  Yazdıklarım hep bilinmeyene gider, yazamadıklarım ise bilmediğimden gelirdi. Bilmemek neydi, kalem ve kağıdın aklınca? Karanlık bir odayı izlemek, bilmemenin doruk noktasıydı, girilen her odanın dört duvarı varsa, yaşanılan her karanlık bir binaya sahipti. Binaları hep doğum ve ölüme benzetirim. Bodrum katından doğan, çatıda son bulurdu fakat geleceği yine toprağın nahoşluğuydu. Gideceği yeri bilene yürüdüğü yol; pamuktan çarşaflarda ikindi uykusu tadındayken, son durağı belirsizlere ıslak çarşafta serinlemekten başka his değildir.

Ne istediğini bilmeyen insan, deniz zannederken kendini, kıyıya vuran çer çöpten ibaretmiş. Gökler kadar sevgim var diyip açtığı yüreği bir avuç hevesten dökülmeymiş. Hevesini doyurmakla, kalbinde insan doğurmak arasında kalanlar; ağır yüklere gebe kaldıktan sonra özünü beslermiş. Dediklerim anlaşılmaz, dilimden her yaşadığım çıkmaz; yazdıklarım okuyana bir iki kelam  iken, yaşayana manalı sözlermiş. Bir damla suda buldum kendimi ve yine bir damla su öğretti, kurak evlerin çaresizliğini. Çaresizlik neydi kendini suda bulanın zannınca? Şimdi çaresizlik; koca bir maraton koşacak kadar gücü olana bir tek yataktan ibaret iken, gözü kömür karasından başka şey görmeyene gökkuşağıydı. Kaynayan kazanın içindeki hoşaf  taştı mı bir kere, tadı tuzu ocağın alevini söndürürdü. Anlayacağınız; evrendeki her taşan zaman, birilerini öldürürdü. Tezatlıklar acıları ve hataları oluştururdu, sana sırtını dönmüş dolunay bir diğerinin yangınını soğuturdu. Olamaz diye direttiğin o an, zamanını baştan sona gün gün saydırırdı. Başı, sonu nedir insanlığın? Bir tas çamurdan gelmiş, kimisine bu denilen yanlız efsaneymiş! Akrep ile yelkovan savaşırken kan ter içinde, çamur tasta  eskimiş. Anlayacağınız rüzgar onu küf etmiş. Ben de kağıt kalem elimde, üflesem uçup gidecek bir tesadüfe yazıyorum oturup günlerce...

Share:

22 Ağustos 2019 Perşembe

Ufuktaki Atlar




Ufuktan görünür, sıcak yeleli atlar
Önce donup sonra köz olmuş mahlukatlar
Erimiş mum kıvamında, dizginlenemeyen laubali bakışlarla
Hırçın ama süt kesmiş aslan misali, çok uzaklarda
Kırçıllı sesin yankı ettiği duvarlarda bitiyor bu harp
Otluğun ortasında
Sakin ve
Usulca..
Bilmeyene söylesem derdimi,
Kalbim devşirir o'na bahşettiklerimi 
Ondan gelen bulaşırsa toprak kırması tasıma
Çamur eder  üstüne başına.
Ben ne yapayım çamuru 
Saf su gerektir bana..

Ufuktan görünür, sıcak yeleli atlar
Ormanlarda sabahlayıp, savaş için doğmuşlar
Doygunluğa, bir çamurlu tasta kanmışlar
Dişlerinde düşman parçaları, zaferi tadımlık kazanmışlar
Bir midenin sancısında bitiyor bu harp
Çapsız akılların bitişiğinde,
Esrek ve
Kalleşce...
O'na anlatsam derdimi,
Aklım unutur tüm bildiğini
Bendeki aksa şu kendini bilmez betona
Adam eder dilim onu usulca.
Ben ne yapayım; hezini, düzeni, boğuştuğum benliğimi
Yazdığım yeter işin aslında... 


Ufuktan görünür, sıcak yeleli atlar 
Yarısı yıkılmış, kalanlar ise her gece ağlar
Mağlubiyet bilmez, ölümü dizginleyemez
Toynaklarındaki kahrı her yolundan geçene törpületmez
Salkım saçak sallanan kuyruğunda bitiyor bu harp
Acı ve
Yorgunlukla...
Dinleseniz savaştaki kelimelerini
Algılamaz zihin kalpteki  tesirini
Dile gelse ufuktan yeleleri,
Çözülür hakikatin perdesi.. 





Share:

17 Ağustos 2019 Cumartesi

Duvar





Ben bu duvardan aşırtıp düşürdüğümde ilk sayfamı, esir olacak kelimelerin dile tutsaklığı
Göz değmemiş yıldızı, göğü ve ayı anlatırken  bilinecek bir ruhun  yolu yordamı
Uyuduğunu, uyanınca anlamak ve  tahtadan kaleme bir ömrü bağışlamak
Saydam kağıtlara ciltlerce yazıpta ona buna opak konuşmak
Bir sanattır; dilinden düşeni önce zihninde yoğurup, sonra kağıtlarda doğurmak
Gebe kalan kağıtlar anlatamaz oldu mu  cihan ile pinhanı
Yani ruhumun evvelden gelen, durulmuş su kıvamını
Kimi zaman sızar çatlamış tastan, kimi zaman eriyip akar donmuş çatılardan
Ne kadar beklesem de aktığı yolun kıyısında, temizlediği evin karşısında
Bir bana değmez benden çıkan  işin aslında
Ben bu duvardan aşırtıp düşürdüğümde ilk sayfamı, okunacak aklımın adımsız toprakları
Kara kuyunun bende uyandırdığı bayram havası
Hiç gezilmemiş bir köyün yerlisi, olmayan bir zamanın ta kendisi
Hüzün akan bir çeşmenin kireç tutan talihsizliği
Şimdi aklım; beklemekten doğan bir bebenin öksüzlüğü misali
Yoktur yurtsuz düşüncelerimin dile gelen emsali
Bir anlatabilsem, doğan güneşi aydınlanır gece vakti  evimin yılgın parkeleri
Bir anlayabilsem, yaşamın anlamını akar gider mısraların dayanılmaz ağırlığı
Ah bir aşırtsam bu duvardan ilk sayfamı, doyacak ruhumun aç gözlü tarafı



Share:

14 Ağustos 2019 Çarşamba

İnsan Nedir? (2) Tinsel Çözümlemeler





''İçinde başarıyı taşıyan kimseler acının vücuttaki tesiri ile eritebilirler fakat  erimiş her mum damlası taşlaşmış bir tabak kıvamına gelebilir, mühim olan ateşi yakabilmektir.''

Hararetli dalgalar arasında boğuşurken, gökyüzüne yenilebilir insan. Kumdan kıyısı olduğu kalelere tek nefeste devrilirken, boyunu aşan okyanus bağrına havayı doyurabilir. Bitti sandığı yolda doğum sancılarını dinlerken, ağlamadan doğmuş bir bebek olabilir. Yolun tam ortasındaki taşı kaldırabilmek iken gayesi, kendini bir avuç kumun içinde eflatuna çalanı ararken bulabilir. Akrep ve yelkovana savaş açan kimseler, sedasız açılmış savaşların hiç istemeyerek verdiği ölüler ile usulca uykuya dalabilir. Hiç olmaz ama hep oldururken evrenin bir köşesinde olasılıkların kurbanı seçilebilir. 

Kader deyip değiştirdiği istikamet, koca bir duvara çıkarken; yolun diğer tarafında zincirleme kaza baş gösterebilir. ''Görünen ve görünmeyen her zaman bir tezattır insan ruhunun işleyişinde'' Gördüğünü yaşanılan sayanların aksine görülmeyen asıl yaşamdır bu galaksinin içinde. Zamanın içinde var olmayan her an, insanın içinde doğmuştur ve eklemek isterim ki, insanın içinde olmayan zamanda kaybolmuştur. Yaşanılan şimdiki zaman olarak bilinse de, olağan her olgu gözleriyle görmeyenlerin geçmişi bilhassa geleceğine doğmuştur. Gözlerle görmenin büyük maharet olduğu bir yerden yazıyorum; hissedilen hiç bir duyu zaman ve kaderle ilişik olmadığı gibi görebilmenin bunların yanında ufak bir ayrıntı olduğunu anlıyorum. ''Kömür karası, zindan çakması   bir odada; döner durur hayat sandığı rüyanın buhranında.'' Bu kadar basit iken söylenenler, evvelden beri korkulur rüyalardan, göz kapanınca akla düşen haya ve hayasızlıktan. Bilmediği yollara adres taklidi yapan, hep depremlerden önce işinin ehli olan enkazlarda ortadan kaybolan, ah bu insanlar; tuzunun olmadığı aşa ateş olmaya çabalayan. Dünü,bugünü olmayan çocuk gibi, yaşadığını evrenle değil yalnızca aklıyla yarıştıran.
Share:

Okuyucularım🌱

Beni mail adresinden takip et!

Popular Posts

Categories

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Hot News

About My Mag

Facebook Like